Uğur Talayhan : “The Grand Tarabya’yı, İstanbul’un Sosyal Hayatına Yön Veren Bir Destinasyon Haline Getirmeyi Hedefliyorum”
Uğur Talayhan : “The Grand Tarabya’yı, İstanbul’un Sosyal Hayatına Yön Veren Bir Destinasyon Haline Getirmeyi Hedefliyorum”
The Grand Tarabya Genel Müdürü Uğur Talayhan, The Grand Tarabya’nın Sektördeki Hedeflerini Klass’a Anlattı The Grand Tarabya Genel Müdürü Uğur Talayhan, The Grand Tarabya’nın Fairmont markasına dönüşüm sürecinde hedeflerinin köklü mirası koruyarak uluslararası lüks otelcilikte güçlü bir konum elde etmek olduğunu vurgulayarak, Accor’un küresel ağıyla The Grand Tarabya’yı İstanbul’un yanı sıra dünya çapında tercih edilen bir destinasyon haline getirmeyi amaçladıklarını belirtti. Misafir deneyiminde kişiselleştirilmiş hizmet, gastronomi ve wellness alanlarına odaklanacaklarını ifade eden Talayhan, lüksün özünde insan ve detay olduğunu söyledi. Otuz yılı aşkın deneyimini ekibin gelişimi ve hizmet kalitesine yansıtmayı hedeflediğini aktaran Talayhan, Türk misafirperverliğini küresel sahnede daha güçlü temsil edeceklerini dile getirdi. The Grand Tarabya Genel Müdürü Uğur Talayhan ile The Grand Tarabya’nın muhteşem ambiyansında Klass okurları için keyif dolu bir röportaj gerçekleştirdik.
Uğur Bey, Swissôtel The Bosphorus İstanbul’da yaklaşık 7,5 yıl boyunca önemli başarılara imza attınız. Geriye dönüp baktığınızda o dönemde sizi en çok gururlandıran proje veya başarı ne oldu?
İnsan bazı yerlerde sadece çalışmaz, oraya kök salar. Boğaz kıyısındaki o yıllar benim için böyleydi. Genel Müdürlüğün yanında Accor Türkiye’nin lüks markalarından da sorumlu olmak, tek bir oteli yönetmekle bir portföyü yönlendirmeyi aynı anda öğretti. Ama beni en çok gururlandıran ne bir açılış ne de bir rakamdı; geride bıraktığım ekipti. 2023’te ‘Yılın En Beğenilen CEO’su’ seçildiğimde bunu kişisel bir başarı gibi değil, birlikte yol aldığımız insanların ortak emeğinin görünür hâle gelmesi olarak okudum. Bir liderin gerçek mirası, o ayrıldıktan sonra da ayakta kalan kültürdür.
Swissôtel’den ayrıldıktan sonra Rotana Grubu’nda Türkiye, Doğu ve Orta Avrupa Ülke Müdürü olarak görev yaptınız. Bu uluslararası deneyim liderlik anlayışınıza neler kattı?
Birden fazla ülkeden aynı anda sorumlu olmak, insanın ufkunu zorla genişletir. Tek bir otelin günlük ritmine odaklanmak yerine, farklı pazarların nabzını eş zamanlı tutmak durumunda kalırsınız. Bu süreçte en çok fark ettiğim şey şu oldu: bir ülkede kusursuz işleyen hizmet anlayışı, bir diğerinde yeniden yorumlanmayı bekler. Düzenlemeler, misafir profilleri, iş kültürleri değişir. Edindiğim ders, stratejiyi merkezden kurup uygulamayı yerele bırakmanın gücüydü. İyi bir lider tek bir reçeteyi her yere dayatan değil, ortak bir vizyonu farklı kültürlerin diline çevirebilen kişidir. O dönem, bakışımı bir binadan bütün bir coğrafyaya taşıdı.
“FAIRMONT’UN DÜNYA ÇAPINDAKİ AĞI VE PRESTİJİ, BU OTELİN HİKÂYESİNİ İSTANBUL’UN SINIRLARININ ÇOK ÖTESİNE TAŞIYABİLİR”
The Grand Tarabya’nın Fairmont markasına geçiş süreci oldukça kritik bir dönüşüm dönemi. Bu dönüşümün en büyük zorlukları ve fırsatları sizce neler olacak?
Bir markaya geçiş, bu işin en hassas anlarından biridir; çünkü değişen şey bir tabela değil, bir kimliğin yeniden tanımıdır. İşin püf noktası dengede: yarım yüzyılı aşan bir mirası ve İstanbul’un kültürünü, Fairmont’un uluslararası inceliğiyle aynı potada eritebilmek. Yenileme sürecinin ardından hedefimiz, misafirin tanıdığı o ruhu zedelemeden ona küresel bir standart sunmak. Zorluk burada ama fırsat da tam olarak burada. Fairmont’un dünya çapındaki ağı ve prestiji, bu otelin hikâyesini İstanbul’un sınırlarının çok ötesine taşıyabilir. Önümüzdeki denklem net: mirası kaybetmeden modernleşmek ve o mirası küresel bir sahneye çıkarmak.
The Grand Tarabya’nın Genel Müdürü olarak çok kısa bir süre önce göreve başladınız. Sektördeki deneyiminizi The Grand Tarabya’ya nasıl yansıtmayı planlıyorsunuz?
Bu meslekte geçen otuz yıl bana aynı dersi defalarca verdi: lüks, ayrıntıların ve insanın işidir. Profesyonel mutfaklarda başlayıp Londra’dan Pekin’e uzanan bir yolda hem operasyonun en ince detayını hem de uluslararası lüksün dilini öğrendim. Buraya taşımak istediğim ilk şey bu bütünsel bakış: mutfaktaki disiplinin, karşılamadaki sıcaklığın ve global standardın aynı çatı altında buluşması. İkincisi, belki daha da önemlisi, ekip. Bir oteli iyi yapan duvarları değil, içindeki insanların tutkusudur. Bu yüzden deneyimimi bir kalıp olarak değil, ekibi besleyen ve cesaretlendiren bir zemin olarak görüyorum. En iyi fikirler çoğu zaman sahadan, ekibin içinden gelir.
“ACCOR’UN İSTANBUL’DAKİ 38. OTELİ OLMAK VE 110’U AŞKIN ÜLKEDE 5.800 OTELE SAHİP BİR AĞIN PARÇASI HÂLİNE GELMEK, BİZE ÇOK GÜÇLÜ BİR KÜRESEL ZEMİN VERİYOR”
İstanbul’un en köklü ve ikonik otellerinden biri olan The Grand Tarabya’yı, Fairmont markasıyla birlikte uluslararası arenada nasıl bir konuma taşımayı hedefliyorsunuz?
Yerel prestij değerlidir ama benim hedefim bunu uluslararası bir referans noktasına dönüştürmek. Accor’un İstanbul’daki 38. oteli olmak ve 110’u aşkın ülkede 5.800 otele sahip bir ağın parçası hâline gelmek, bize çok güçlü bir küresel zemin veriyor. Fairmont markasıyla birlikte arzum, dünyanın seçkin gezginleri İstanbul’u düşündüğünde akıllarına gelen ilk adres olmak. Boğaz kıyısındaki bu eşsiz konum, köklü hikâyeyle birleştiğinde, uluslararası lüks seyahat haritasında Türkiye’yi temsil eden simge otellerden biri olma potansiyeli taşıyor. ‘İstanbul’da nerede kalınır?’ sorusunun yanıtlarından biri olmak bana yetmez; o yanıtın ilki olmayı hedefliyorum. The Grand Tarabya’yı, The Savoy London ve The Plaza Hotel New York gibi dünya şehirlerinin simge otelleriyle aynı konumda anılan, İstanbul’un sosyal ve kültürel hayatına yön veren bir destinasyon haline getirmeyi hedefliyorum.
“YENİLİĞİ BÜYÜK TEKNOLOJİK ATILIMLARLA DEĞİL, HİZMETİN İNCELİĞİYLE ÖLÇÜYORUM; ÇÜNKÜ BİR MİSAFİR OTELİ RAKAMLARLA DEĞİL, ORADA NASIL AĞIRLANDIĞININ DUYGUSUYLA HATIRLAR”
Lüks otelcilik sektöründe misafir beklentileri hızla değişiyor. The Grand Tarabya’da misafir deneyimini farklılaştırmak adına hangi yenilikleri hayata geçirmeyi planlıyorsunuz?
Artık kimse standart bir lüksün peşinde değil; herkes kendini özel hissettiren bir şey arıyor. Bu yüzden farklılaşmanın yolu kişiselleştirmeden geçiyor; misafiri bir oda numarası olarak değil, tanıdığımız bir isim olarak görmekten. Gastronomi, en tutkulu olduğum alan; yedi ayrı yeme-içme mekânımız, Boğaz manzaralı R.E.A.D Bistro & Café’den gün batımının en güzel izlendiği Diba Bar’a kadar, her misafire ayrı bir hikâye sunma imkânı veriyor. Therapia Spa ise misafirin yalnızca konakladığı değil, kendini yenilediği bir alan olarak konumlanıyor. Yeniliği büyük teknolojik atılımlarla değil, hizmetin inceliğiyle ölçüyorum; çünkü bir misafir oteli rakamlarla değil, orada nasıl ağırlandığının duygusuyla hatırlar. Bizim işimiz, o duyguyu her temas noktasında tutarlı kılmak.
Otelcilikte 30 yılı aşkın uluslararası deneyime sahipsiniz. Bugün sizi hâlâ motive eden ve yeni projelere heyecanla başlamanızı sağlayan şey nedir?
İşin sırrı belki de şu: beni heyecanlandıran şey ilk günden bu yana hiç değişmedi. İnsanların, hiç beklemedikleri bir anda kendilerini özel hissettikleri o kısacık anı yaratmak. Otuz yılı aşkın süredir bu mesleğin içindeyim ama bir misafirin yüzündeki içten memnuniyet hâlâ ilk günkü kadar tatmin edici. Yeni bir projeye başlarken beni asıl çeken, onun hikâyesini keşfetmek ve onu daha iyi bir yere taşıyabilme ihtimali. Köklü bir otelin yeni bir döneme geçişine öncülük etmek tam da bu yüzden ilham verici. Bir de genç yetenekleri yetiştirmek var; on yedi yaşında bu işe başlamış biri olarak, birine ilk fırsatı vermenin ne demek olduğunu hiç unutmadım. Beni ayakta tutan, geride kalıcı bir iz bırakma arzusu.
The Grand Tarabya’nın yeniden yapılanma sürecinin ardından hem sektör profesyonellerine hem de misafirlere vermek istediğiniz en güçlü mesaj ne olur?
Söylemek istediğim aslında tek bir gerçeğin iki yüzü. Sektöre şunu göstermek istiyorum: köklerimize sadık kalarak da yenilenebiliriz; miras, ilerlemenin önünde bir engel değil en sağlam temeldir. Bu dönüşüm, Türk misafirperverliğinin küresel sahnede ne kadar güçlü durabileceğinin bir kanıtı olacak. Misafirlerime ise daha sade bir şey söylüyorum: bu otel 1966’dan beri İstanbul’un hafızasında yaşıyor ve yeni döneminde sizi aynı sıcaklıkla, çok daha zengin bir deneyimle karşılamaya hazırlanıyor. Buraya geldiğinizde yalnızca konforlu bir oda değil; Boğaz’ın ruhunu, bir şehrin hikâyesini ve kendinizi gerçekten görülmüş hissettiğiniz bir misafirperverliği bulacaksınız. Geçmişimizle gurur duyuyor, geleceğe tutkuyla bakıyoruz.